5 Ocak 2017 Perşembe

caddeden eve giden sokağın ortasında musluklu bir çeşme vardı. ağzını dayayarak su içenlerden tiksinirdim. sanki salyaları musluğa bulaşmış ve akan suyu kirletiyormuş gibi gelirdi. o yüzden ilk içen olmak için diretir, iki elimle yaptığım etten tastan yüzümü ıslata ıslata içerdim suyu. ellerim o zamanlar iki yudumluk su taşırdı tabi. ben okula başladıktan sonra da musluğun suyunu kesmeye başladılar, bazen akıyor bazen akmıyordu. bir gün ayşe, şifa, ben bu musluktan niye su akmıyor diye konuşmaya başladık, sonuçta biz dördüncü katta oturuyorduk, şifanın evi uzakta, ayşenin annesi de bizi dövüyordu. bardakları da pisti zaten. hiç bir zaman da sevemedim o kadını, her şeye bağıran değişik bir kadındı. susamışken, belki su gelir düşüncesiyle denemek için çeşmenin başına gittik. ayşe çok zayıf olmasına rağmen bize göre daha güçlü bir kızdı, içindeki pas yüzünden zor dönen musluk başını sonuna kadar çevirdi. şifa yosunlaşmış yerlere dokunmamak için ayakta bekliyordu ben de çömelmiş ayşeyle beraber suyun geleceği yere bakıyordum. su toplandı, ilk damla oluştu, ilk damla düştü. sonra ikinci, üçüncü damlalar... her biri bir öncekine göre daha yavaş hareket ediyordu. ben merakla izliyordum. yeni gelenler birikenlere karışıp akıyordu, yere düşenler çok tatlı bir ses çıkarıyordu. açıkçası bu olay her anını hatırlayabileceğim şekilde yavaş gerçekleşiyordu o sırada. annemin yağmur yağdığında otobüs camındaki damlalarla girdiği hallere benzer bir tribe girmiştim o an. zaten çocukluğum otuz beş yaşında terkedilen kadın bunalımında geçtiği için her anda bir duygusallık ve romantiklik yaratabiliyordum. hatta inanır mısın bilemem ama televizyonda hacca gidenleri görünce biz niye gidemiyoruz diye ağlıyordum. bir de çanakkale savaşını anlatan her hafta sonu yayınlanan çizgi filmi izler izler ağlardım. ip atlarken kendimi kaldıramayacak kadar şişko olduğumdan mızıkçılık yaptığımı fark ettiklerinde onlara sinirlenir bir şey diyemez ağlayarak eve giderdim. hatta evden çıkmadığım günler aynanın karşısına geçip doğaçlama konuşur, eğer konuştuğum şeylerde ağlamaya iten varsa onlara da ağlardım. yani kısacası ben çocukken her şeye çok duygusal yaklaşıp, ota boka ağlıyordum. musluktan akan damlalar birleşip gidere doğru akmaya başlayınca, "birikti, içini boşaltıyor" demiştim. şifa da "damlaya damlaya göl olur" diye gülmeye başlamıştı. ayşe ile anırarak güldüklerini hatırlıyorum. ve benim kendimi anlatma çabamı. bu kendini anlatmaya çalışma çabası neden hiç bitmiyor ve insanlar neden cümlelerin bitmesini beklemiyor. "ben senin ne demek istediğini anladım" bok anladın at kafası. neyi anladın? damlaya damlaya göl olduğunu mu anladın. ben kendimi açıklamaya ya da anlatmaya bayılıyorum mu zannediyorlar? ben yolda yürürken de kafamda bir film sahnesi çekiyorum, kendime bir süre daha bunun yetebileceğini düşünüyorum(şizofren teşhisi konulana kadar). aklımdan geçen cümlelerin hepsini söylemeden benim ne demek istediğimi anlamayacaklarını biliyorum. ve bu cümleleri bitirmeme izin vermeyen insanlar yüzünden her gün bir şeyler yazmak zorunda kalıyorum. damlaya damlaya göl olur inancına sahip herkesten de nefret ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder