23 Ocak 2017 Pazartesi

saatlerdir çizgi film izliyorum. birkaç gündür dişlerimi fırçalamıyor, işemeye gitmeye üşendiğim için susuzluğumu hissetmemeye çalışıyorum. hem zaten işemek bazı insanlar için birayla özdeşmiştir. su işetmez ki hacı, bira işetir. bira da içmiyorum. günde bir tane portakal yiyorum. bugün yemek için kendimi zorladığım portakal dilimleri şuan elektrikli sobanın önünde kuruyup kesildikleri yerden sertleşiyor.. yarım kalan çikolata, yanında erimiş. günler oldu çıkmadım. çocukluğumdan beri var olan battaniyemizin kokusunu özlemişim. artık evim ev gibi değil. misafirler uyusun diye hazırladığımız koltuktan yastık ve battaniyemi geldiğimden beri kaldırmadım. sümüklerimi yanı başıma koyduğum tuvalet kağıdından parça koparıp öyle siliyorum. "mutsuz olursan cips ye" felsefesinin -ki biz böyle bir felsefeyi aklımız çok başımızdayken edinmiştik- işe yaramadığını düşünüyorum. aidiyet hissimin yok olduğu şu anlarda kağıttan bir dinozorun insanların kafasını yediği gölgelerden korkuyorum. yarın üç tüp yağlı boya alacağım tüp başına yedi liradan yirmi bir lira. fırçalarımın hepsini geçen sene abimde unuttuğumdan yelpaze fırça ve biri ince biri orta kalınlıkta üç fırça onar liradan desek, ben yarın yüz lira bir tablo yapmak için harcayacağım. sonra o tablo benim olmayan evlerin birinde duvarda kalıp atılacağı günü bekleyecek. hem ne gerek var yüz lira vermeye, o parayla biz ortalama iki hafta yemek yiyoruz. gözlerini açamasan, konuşamasan, bakışlarındaki hissiyattan ve cümlelerindeki kırıcılıklarla karşılaşmamak için istiyorum bunu. omzumda taşısam ağırlaşmış bedenini. yol üstündeki aktardan iki üç kilo kına alsam. sırtına en üzgün kargayı çizsem. bacakların kök salsa. parmak uçlarında sadece benim görebileceğim renklilikte çiçekler açsa. sen ölmesen, ama ruhuna katmak istediğim güzellikleri, ruhundan sıyrılmış bedenine çizsem. bedenin benim hayranlıkla izlediğim duvarım, hiç bir yere sığamadığım anlarda evim olsa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder