27 Ocak 2017 Cuma

Yüzüm artık daha uzun, çenem sivri çıkıntılığını kaybetti. fazla kilolarımdan ötürü oluşan gıdım ve yüzümde biriken katmanlar yüzümün tüm hatlarını kapattı. yanaklarım diriligini kaybetti, ve yer çekimine ayak uydurmuş durumda. şuan koltuğunu ağzımın içine sokmaya çalışan adamla çekişmeli bir mücadele içindeyiz. göbeğimin doğru düzgün sığmadığı bir koltukta oturuyorken gelip koltuğunu kucağıma kadar indirmek için direnmesi bu yolculuğun tüm atmosferini mahvediyor. seni aklıma kazıdım kır saçlı adam. zaten sürekli yonca evcimik sekiz on beş vapuru çalmaya çalışıyor. baya inatçılık gerektiren bir yolculuk yani. oysaki ben camdan gizli gizli kendimı inceleyip ben ne ara buna dönüştüm diyordum. dudak kenarlarım sarkmış, göbeğim ayrı bir hükümdarlıga sahip. saçlarım olabildiğince bakımsız duruyor. biraz da soğuk zaten. evden yine mutlu olmaya çalışarak ayrılmışım. Neden hep bu melankoli? bu yanımı neden hiç atamıyorum? atmak istemiyor muyum cidden? bunu bana acı çekmeyi hayatının merkezine almış bir adam söylemişti "acı çekmekten zevk alıyorsun", kendinden bir cümleyi söylediğini aylar sonra anlamıştım. Ve kendine söylemeye çekindiği cümleyi bana yakıştırmaya kalktığı için onun ne kadar çaresiz olduğunu sonraları fark ettim. ben cidden acı çekmekten zevk mi alıyordum, ben bu acıları umursamamayı öğrenip hayatımdan atmalı mıydım? insanlar kanlarını en fazla nereye kadar akıtabilir? bir şeyleri kaybetmek üzere olduğumu hissediyorum. beni ayakta tutan hayallerimden vazgeçtim. yirmi üç kromozomluk paylarından dolayı teşekkür edip hayatlarında beni yok etmiş veya yok etmek isteyen insanlardan vazgeçtim, vazgeçiyorum, kavgalardan her zaman kacmisimdir ve onların kavgası benim varlığım sürene kadar devam edecek sanırım. ne kadar iğrenç olduklarını göremiyorlar. Ben daha kanımdaki bu iğrençliğe bir şey yapamazken dünyayı kurtaran hayallerimi gerçekleştiremem. o yüzden hayallerimde olduğum pek de super olmayan guclerimi ve kahramanliklarimi da unutmak için savaş veriyorum. Ben bi savaşın ortasında yaşamaya alışkın değilim.  ben onlar kadar güçlü ve saldırgan değilim.

25 Ocak 2017 Çarşamba

"ben kendimi lanetliymiş hissediyorum. bu durum lanetli olmak gibi." bunu söyleyen ikinci arkadaşımdı. ve konu aynıydı. insanlar farkında oldukları şeylerin üzerine düşünmeyi tercih mi etmiyor, yoksa gerçekten fark edebilecek kadar düşünemüyorlar mı? belki de hiç bir şeyi düşünmek istemiyorlar. bazı durumlar o kadar bariz bir şekilde açıktır ki. ve insanların bunu ya da bunları fark edememiş olması ve senin insanların bu saf yaklaşımı -buradaki saflık iyilik anlamında değil bildiğin salaklık. ben öyle salak gibi kelimelerle insanları tanımlamayı seven biri değilim.- insanı çıldırtıyor. yani beni çıldırtıyor, bir kaç dostumu da keza öyle. seni çıldırtıyor mu? yani  "abi bu insanlar salak ya" ya da "oha bunu nasıl bu şekilde anlayabiliyor?" falan diyor musun? ben daha fenalarını da söylüyorum. mesela bu insanlar nasıl birinin kötülüğünü isteyebiliyor diyorum, bir insan babasının arabasıyla nasıl övünebiliyor diyorum, neden bu kadar yüksek sesle konuşma gereği duyuyorlar diyorum. ben neler neler demiyorum ki. minibüs şoförü arkadaşımla vedalaşırken neden trip atıp beklemeden gider lan? alt tarafı güle güle diyoruz. devlet büyüğü dediğimiz insanlar nasıl çocuk gibi kavga eder? insan istenmediğini bildiği halde nasıl aşk adı altında biri için körleşir? insanlar neden birbirini aşağılar? bir çocuk nasıl ağlayarak büyür... kim çocukları ağlatabilecek kadar acizleşiyor ya, ve çocuğun ağlamasına göz yumacak kadar körleşmiş insanlar nasıl hala dünyanın havasını sömürebiliyor, benim aklım almıyor. farkında olamayacak kadar duvarları nasıl örüyoruz biz? aklımda yüzlerce soru var, ve ben bu soruları sormaya bile korkuyorum. insanların bu saflığı-az önce açıkladığım saflık durumu- hatta bırakın saflığı falan insanların bu körleşme isteğiyle ya da bu isteğin açıkçası boktan sonuçlarıyla karşılaşacağım diye kimseye bir soru sormuyorum.

23 Ocak 2017 Pazartesi

saatlerdir çizgi film izliyorum. birkaç gündür dişlerimi fırçalamıyor, işemeye gitmeye üşendiğim için susuzluğumu hissetmemeye çalışıyorum. hem zaten işemek bazı insanlar için birayla özdeşmiştir. su işetmez ki hacı, bira işetir. bira da içmiyorum. günde bir tane portakal yiyorum. bugün yemek için kendimi zorladığım portakal dilimleri şuan elektrikli sobanın önünde kuruyup kesildikleri yerden sertleşiyor.. yarım kalan çikolata, yanında erimiş. günler oldu çıkmadım. çocukluğumdan beri var olan battaniyemizin kokusunu özlemişim. artık evim ev gibi değil. misafirler uyusun diye hazırladığımız koltuktan yastık ve battaniyemi geldiğimden beri kaldırmadım. sümüklerimi yanı başıma koyduğum tuvalet kağıdından parça koparıp öyle siliyorum. "mutsuz olursan cips ye" felsefesinin -ki biz böyle bir felsefeyi aklımız çok başımızdayken edinmiştik- işe yaramadığını düşünüyorum. aidiyet hissimin yok olduğu şu anlarda kağıttan bir dinozorun insanların kafasını yediği gölgelerden korkuyorum. yarın üç tüp yağlı boya alacağım tüp başına yedi liradan yirmi bir lira. fırçalarımın hepsini geçen sene abimde unuttuğumdan yelpaze fırça ve biri ince biri orta kalınlıkta üç fırça onar liradan desek, ben yarın yüz lira bir tablo yapmak için harcayacağım. sonra o tablo benim olmayan evlerin birinde duvarda kalıp atılacağı günü bekleyecek. hem ne gerek var yüz lira vermeye, o parayla biz ortalama iki hafta yemek yiyoruz. gözlerini açamasan, konuşamasan, bakışlarındaki hissiyattan ve cümlelerindeki kırıcılıklarla karşılaşmamak için istiyorum bunu. omzumda taşısam ağırlaşmış bedenini. yol üstündeki aktardan iki üç kilo kına alsam. sırtına en üzgün kargayı çizsem. bacakların kök salsa. parmak uçlarında sadece benim görebileceğim renklilikte çiçekler açsa. sen ölmesen, ama ruhuna katmak istediğim güzellikleri, ruhundan sıyrılmış bedenine çizsem. bedenin benim hayranlıkla izlediğim duvarım, hiç bir yere sığamadığım anlarda evim olsa.

5 Ocak 2017 Perşembe

caddeden eve giden sokağın ortasında musluklu bir çeşme vardı. ağzını dayayarak su içenlerden tiksinirdim. sanki salyaları musluğa bulaşmış ve akan suyu kirletiyormuş gibi gelirdi. o yüzden ilk içen olmak için diretir, iki elimle yaptığım etten tastan yüzümü ıslata ıslata içerdim suyu. ellerim o zamanlar iki yudumluk su taşırdı tabi. ben okula başladıktan sonra da musluğun suyunu kesmeye başladılar, bazen akıyor bazen akmıyordu. bir gün ayşe, şifa, ben bu musluktan niye su akmıyor diye konuşmaya başladık, sonuçta biz dördüncü katta oturuyorduk, şifanın evi uzakta, ayşenin annesi de bizi dövüyordu. bardakları da pisti zaten. hiç bir zaman da sevemedim o kadını, her şeye bağıran değişik bir kadındı. susamışken, belki su gelir düşüncesiyle denemek için çeşmenin başına gittik. ayşe çok zayıf olmasına rağmen bize göre daha güçlü bir kızdı, içindeki pas yüzünden zor dönen musluk başını sonuna kadar çevirdi. şifa yosunlaşmış yerlere dokunmamak için ayakta bekliyordu ben de çömelmiş ayşeyle beraber suyun geleceği yere bakıyordum. su toplandı, ilk damla oluştu, ilk damla düştü. sonra ikinci, üçüncü damlalar... her biri bir öncekine göre daha yavaş hareket ediyordu. ben merakla izliyordum. yeni gelenler birikenlere karışıp akıyordu, yere düşenler çok tatlı bir ses çıkarıyordu. açıkçası bu olay her anını hatırlayabileceğim şekilde yavaş gerçekleşiyordu o sırada. annemin yağmur yağdığında otobüs camındaki damlalarla girdiği hallere benzer bir tribe girmiştim o an. zaten çocukluğum otuz beş yaşında terkedilen kadın bunalımında geçtiği için her anda bir duygusallık ve romantiklik yaratabiliyordum. hatta inanır mısın bilemem ama televizyonda hacca gidenleri görünce biz niye gidemiyoruz diye ağlıyordum. bir de çanakkale savaşını anlatan her hafta sonu yayınlanan çizgi filmi izler izler ağlardım. ip atlarken kendimi kaldıramayacak kadar şişko olduğumdan mızıkçılık yaptığımı fark ettiklerinde onlara sinirlenir bir şey diyemez ağlayarak eve giderdim. hatta evden çıkmadığım günler aynanın karşısına geçip doğaçlama konuşur, eğer konuştuğum şeylerde ağlamaya iten varsa onlara da ağlardım. yani kısacası ben çocukken her şeye çok duygusal yaklaşıp, ota boka ağlıyordum. musluktan akan damlalar birleşip gidere doğru akmaya başlayınca, "birikti, içini boşaltıyor" demiştim. şifa da "damlaya damlaya göl olur" diye gülmeye başlamıştı. ayşe ile anırarak güldüklerini hatırlıyorum. ve benim kendimi anlatma çabamı. bu kendini anlatmaya çalışma çabası neden hiç bitmiyor ve insanlar neden cümlelerin bitmesini beklemiyor. "ben senin ne demek istediğini anladım" bok anladın at kafası. neyi anladın? damlaya damlaya göl olduğunu mu anladın. ben kendimi açıklamaya ya da anlatmaya bayılıyorum mu zannediyorlar? ben yolda yürürken de kafamda bir film sahnesi çekiyorum, kendime bir süre daha bunun yetebileceğini düşünüyorum(şizofren teşhisi konulana kadar). aklımdan geçen cümlelerin hepsini söylemeden benim ne demek istediğimi anlamayacaklarını biliyorum. ve bu cümleleri bitirmeme izin vermeyen insanlar yüzünden her gün bir şeyler yazmak zorunda kalıyorum. damlaya damlaya göl olur inancına sahip herkesten de nefret ediyorum.

4 Ocak 2017 Çarşamba

benim bi sigara içmem gerek. bazen balkona çıkıp bir sigara yakmak en iyisidir. dört dakikalık düşünmek ya da daha fazla düşünmemek verilen küçük bir mola. benim bu yazıyı yazabilmek için sigara içmeye ihtiyacım var şuan. bu kadar hızlı olan hayatın temposunda ne kadar savrulduğumu izlemek için, kurguya giderken neler olacağını tahmin etmek için. senin de hayatının bazı dönemleri var mı, isim verdiğin. kediye isim vermek gibi inan. sadece kediyi sevdiğin zamanı kendini ve insanları düşünerek harcıyorsun. neyse benim şuan hissettiğim ve düşündüğüm onlarca şeyi yazabilmek için ya sekiz ele daha ya da bir sigara içmeye ihtiyacım var. ben balkona çıkıyorum.

1 Ocak 2017 Pazar

saçları siyah ve itici duracak şekilde uzundu. eskiden bir ara modaydı bu saç tipi, ama şuan oldukça itici geliyor insanın gözüne. post cihazı hata verince istersen şifreni söyle ben yazayım dedi, bense sadece gülümseyip elimin altında olan diğer kartı uzattım. tabi o zamanlar böyle yerlerde insanlar silahlı saldırılar sonucunda ölmediği için öleceğiz korkusu olmadan rahat ve zamanı önemsemeyecek şekilde hareket edebiliyorduk. sonrasında ne kadar sürede eve gittiğimi hatırlamıyorum. ama bir ara çok hızlı yürüyordum, bunun da o sırada serçe parmağıma vuran ayakkabının verdiği acıyla fark etmiştim. anahtar deliğini çok rahat bulmuştum, ayakkabılarımı çok düzgün bir şekilde çıkarmıştım, o salak çantada pijamalarımı hemen bulabilmiştim. üstümü değiştirirken, eskiden neredeyse her evde bulunan vitrinlerin bir parçasından elbise dolaplığına terfi etmiş dolabın üstündeki biblolar takıldı gözüme. onları sakin bir tavırla pencerenin önündeki yatak olarak kullanılan koltuğa dizdim teker teker. yanlarına oturup bir sigara yaktım, zenci bir adamın şarkı söylediğindeki mutluluğu sabitleştiren bibloya sinirlendim. mutluluğun tüm güzelliğini kaçırmıyor muydu? mutluluk kısa sürdüğü için kıymetli değil mi, sonsuza kadar sürdürme isteğini kim barındırıyorsa bu bibloya sebep olan, hayatımızdaki şeyleri değersizleştirdikleri için onlara da içimden sövdüm. bir şey söylemeye mecalim var, isteğim yoktu. küçüklüğümde hep imrenmeme rağmen annemin alamadığı barbie bebekler yerine alabildiğimiz tombul çirkin bebeklere benzeyen bibloyu elime aldım. gülüyordu. camı açıp onu sakince camdan aşağı fırlattım. bana, beni terkedip başka bir kadına ve başka çocuklara giden bir adamın bıraktığı sefaletten dolayı hayallerimden vazgeçmem gerektiğini öğrettiği için. o ses, bu sefer beni güldürdü. daha çok gülmek için sırayla atmaya başladım. attıkça daha çok zevke geliyordum, ve nasıl kırıldıklarını izliyordum. aşağı atacak biblo kalmadığında kaç saat daha pencere önünde sigara içtim bilmiyorum. ama hava açık maviye dönmeye başladığında, ve yine bunun gibi burnu sızlatacak bir soğukluktayken, "ben buradayım! bu dünyada ben de yaşıyorum! sizin kadar bende insanım!" dediğim günün bu saatinde camda sigara içen kadın bu sefer ben oldum. o kadın ne kadar da güzeldi, onun kadar olamam tabi. saçları dağınık bir şekilde topuz yapılmış karamel rengiydi. sigarayı benim gibi saçma bir şekilde değil de daha kadınsı içiyordu. büyük ihtimalle fazla gürültülü bir gecenin ardından kocası işe hazırlanırken o bu saatlerin güzelliğini kaçırmamak için camda sigara içmek istemişti. ne değişik bir sabahtı. alışmam gerektiği halde kabul etmediğim bir vazgeçişin anısına küçük prensi her akşam okuyan bir adamın apartmanına dört saat boyunca bana tanıttığı küçük prensin resmini yapmıştım. ben olduğumu bilsin diye de sprey boya kutularını da iki ayak boyu aralıklarla çift sıra halinde dizmiştim. küçükken ambulanstaki bir hemşire bilincinin açık olup olmadığını kontrol etmek istiyorsan yukarıdaki ışıkları say demişti. düzenli aralıklarla, çifter çifter dizilmiş. bilincim açıkken bunu yaptım, demenin en ben dilindeki yoluydu. tabi ben bu anımı ona anlattığımda beni dinlemişse ben olduğumu anlar. parası olan insanlar nasıl sevgilerini gösteriyor acaba, tonla para verip aldığım kıçı kırık bir parfümü beni hatırlaması için götürüp bıraksaydım ne kadar etkili olabilirdi ki, hem zaten götürüp bırakamazdım çünkü sitedeki güvenlik "misafiriniz var bilmemne bey" diye bu godoşu arardı. ah güvenlikli bir sitede oturamayacak kadar fakir adamları sevmek her zaman daha iyidir. ama sitede oturmayan adamlarda gider. kadınlar ise güvenlikli sitelerdeki adamlara gider. herkes bir yerlere gitmek için debelenip duruyor, bazen birbirimizden kaçmak isteyecek kadar tiksinç miyiz diye düşünmüyor değilim. düşünceler çoğu zaman duymuyor. umarım sokakları temizleyen amcalar biblolardan dolayı küfretmez, yirmibirinci yüzyılda hala sokakları amcalar temizliyor değil mi?