30 Temmuz 2017 Pazar

Sarhoşum, ve balkon demirlerine ayaklarımı uzatırken çatal bıçak sesleri duyuyorum. İlk sevgilimin evinde gibiyim. İlk sevgilim; 14 yaşında bir yanılsama. Onunla ilk göz göze geldiğimizde üzerimde beyaz bir bluz ve kırmızı bir kapri (artık nasıl yaziliyorsa) vardı. Bizim sokaktaydik. Bana arabaların arkalarında modellerinin yazıldığı alüminyum bir e harfi vermişti. Ve bizim apartmanın girişinde yanağımdan öpmüştü. Şimdi ise kafa tokusturuyoruz. Masanın üzerinde bir tane bir buçuk litrelik şarap şişesi ve iki tane efes malt var. Benim içtiğim birayı içiyor. Çok garip değil mi? Büyümüşüz. Yedi sene geçmiş. Eyvallah diyor sinirli bir ses tonuyla. O hep sinirli. Bana daha çocuk yastayken küfretmisti. Bir insanın ilk sevgilisi böyle bir adam olabilir mi? Şimdi ikimizde sövüyoruz. İlk sevgilim bana küfretmeyi öğretmişti. 100 liralık bir banknotu kontrol edip ona bunu verene sövüyor. O hep söver. Hayat bir cacık(yazar burada sikim demek istiyor) değil. Balkonda bir buçuk yıl boyunca onu aldatan sevgilisine sövüyor, bende sevgilimin gay olmasını kutluyorum. Ütopyalar güzel. Ben herkesi seviyorum.

4 Nisan 2017 Salı

odanın kapısını yumruklamak, duvarlara elime ne geçerse fırlatmak istiyorum. sonrasında belki camdan atlarım. evim dördüncü katta, sürtüklerin meskeni bir pavyon gibi. gece perdeler açık soyunuyorlar. anne eliyle takılmış perdeleri kimse umursamıyor. büyürken sesini duyduğum ve hayran olduğum adam bıyık bırakmış. erkeklerin ben büyüdüm deme şekli, ağza giren bıyıktan düşen kıl taneleri. köpek dişim dilimi kesti, artık konuşmuyorum. kimin başına ne gelirse gelsin. boka düştüklerinde tutup ellerinden kaldırmaya çalışırsan o bok kuyusuna seni çeker buradaki orospular. orospu kelimesi göze batıyormuş, öyle mi cidden? bu kelime sizi rahatsız mı ediyor, film sitelerinde kenarda çıkan fotoğraflar? kadınların toplandığı o günlerde kocalarının cinsel güçlerini abartarak anlatan kadınlar namus budalalığı mı yapıyor? ya da dişiliğini kullandığını dillendirmekten çekinmeyen kızlar masumu mu oynuyor? iğrenç canlılarla aynı havayı soluyorsan sende iğrenç olursun. bugün dilimden zehir akıyorsa bu içinizdeki pislik dolu zehrinizden. bugün kelimelerimin arasında orospu da var. bugün bana tattırdığınız zehrinizi üzerinize kusuyorum.

27 Ocak 2017 Cuma

Yüzüm artık daha uzun, çenem sivri çıkıntılığını kaybetti. fazla kilolarımdan ötürü oluşan gıdım ve yüzümde biriken katmanlar yüzümün tüm hatlarını kapattı. yanaklarım diriligini kaybetti, ve yer çekimine ayak uydurmuş durumda. şuan koltuğunu ağzımın içine sokmaya çalışan adamla çekişmeli bir mücadele içindeyiz. göbeğimin doğru düzgün sığmadığı bir koltukta oturuyorken gelip koltuğunu kucağıma kadar indirmek için direnmesi bu yolculuğun tüm atmosferini mahvediyor. seni aklıma kazıdım kır saçlı adam. zaten sürekli yonca evcimik sekiz on beş vapuru çalmaya çalışıyor. baya inatçılık gerektiren bir yolculuk yani. oysaki ben camdan gizli gizli kendimı inceleyip ben ne ara buna dönüştüm diyordum. dudak kenarlarım sarkmış, göbeğim ayrı bir hükümdarlıga sahip. saçlarım olabildiğince bakımsız duruyor. biraz da soğuk zaten. evden yine mutlu olmaya çalışarak ayrılmışım. Neden hep bu melankoli? bu yanımı neden hiç atamıyorum? atmak istemiyor muyum cidden? bunu bana acı çekmeyi hayatının merkezine almış bir adam söylemişti "acı çekmekten zevk alıyorsun", kendinden bir cümleyi söylediğini aylar sonra anlamıştım. Ve kendine söylemeye çekindiği cümleyi bana yakıştırmaya kalktığı için onun ne kadar çaresiz olduğunu sonraları fark ettim. ben cidden acı çekmekten zevk mi alıyordum, ben bu acıları umursamamayı öğrenip hayatımdan atmalı mıydım? insanlar kanlarını en fazla nereye kadar akıtabilir? bir şeyleri kaybetmek üzere olduğumu hissediyorum. beni ayakta tutan hayallerimden vazgeçtim. yirmi üç kromozomluk paylarından dolayı teşekkür edip hayatlarında beni yok etmiş veya yok etmek isteyen insanlardan vazgeçtim, vazgeçiyorum, kavgalardan her zaman kacmisimdir ve onların kavgası benim varlığım sürene kadar devam edecek sanırım. ne kadar iğrenç olduklarını göremiyorlar. Ben daha kanımdaki bu iğrençliğe bir şey yapamazken dünyayı kurtaran hayallerimi gerçekleştiremem. o yüzden hayallerimde olduğum pek de super olmayan guclerimi ve kahramanliklarimi da unutmak için savaş veriyorum. Ben bi savaşın ortasında yaşamaya alışkın değilim.  ben onlar kadar güçlü ve saldırgan değilim.

25 Ocak 2017 Çarşamba

"ben kendimi lanetliymiş hissediyorum. bu durum lanetli olmak gibi." bunu söyleyen ikinci arkadaşımdı. ve konu aynıydı. insanlar farkında oldukları şeylerin üzerine düşünmeyi tercih mi etmiyor, yoksa gerçekten fark edebilecek kadar düşünemüyorlar mı? belki de hiç bir şeyi düşünmek istemiyorlar. bazı durumlar o kadar bariz bir şekilde açıktır ki. ve insanların bunu ya da bunları fark edememiş olması ve senin insanların bu saf yaklaşımı -buradaki saflık iyilik anlamında değil bildiğin salaklık. ben öyle salak gibi kelimelerle insanları tanımlamayı seven biri değilim.- insanı çıldırtıyor. yani beni çıldırtıyor, bir kaç dostumu da keza öyle. seni çıldırtıyor mu? yani  "abi bu insanlar salak ya" ya da "oha bunu nasıl bu şekilde anlayabiliyor?" falan diyor musun? ben daha fenalarını da söylüyorum. mesela bu insanlar nasıl birinin kötülüğünü isteyebiliyor diyorum, bir insan babasının arabasıyla nasıl övünebiliyor diyorum, neden bu kadar yüksek sesle konuşma gereği duyuyorlar diyorum. ben neler neler demiyorum ki. minibüs şoförü arkadaşımla vedalaşırken neden trip atıp beklemeden gider lan? alt tarafı güle güle diyoruz. devlet büyüğü dediğimiz insanlar nasıl çocuk gibi kavga eder? insan istenmediğini bildiği halde nasıl aşk adı altında biri için körleşir? insanlar neden birbirini aşağılar? bir çocuk nasıl ağlayarak büyür... kim çocukları ağlatabilecek kadar acizleşiyor ya, ve çocuğun ağlamasına göz yumacak kadar körleşmiş insanlar nasıl hala dünyanın havasını sömürebiliyor, benim aklım almıyor. farkında olamayacak kadar duvarları nasıl örüyoruz biz? aklımda yüzlerce soru var, ve ben bu soruları sormaya bile korkuyorum. insanların bu saflığı-az önce açıkladığım saflık durumu- hatta bırakın saflığı falan insanların bu körleşme isteğiyle ya da bu isteğin açıkçası boktan sonuçlarıyla karşılaşacağım diye kimseye bir soru sormuyorum.

23 Ocak 2017 Pazartesi

saatlerdir çizgi film izliyorum. birkaç gündür dişlerimi fırçalamıyor, işemeye gitmeye üşendiğim için susuzluğumu hissetmemeye çalışıyorum. hem zaten işemek bazı insanlar için birayla özdeşmiştir. su işetmez ki hacı, bira işetir. bira da içmiyorum. günde bir tane portakal yiyorum. bugün yemek için kendimi zorladığım portakal dilimleri şuan elektrikli sobanın önünde kuruyup kesildikleri yerden sertleşiyor.. yarım kalan çikolata, yanında erimiş. günler oldu çıkmadım. çocukluğumdan beri var olan battaniyemizin kokusunu özlemişim. artık evim ev gibi değil. misafirler uyusun diye hazırladığımız koltuktan yastık ve battaniyemi geldiğimden beri kaldırmadım. sümüklerimi yanı başıma koyduğum tuvalet kağıdından parça koparıp öyle siliyorum. "mutsuz olursan cips ye" felsefesinin -ki biz böyle bir felsefeyi aklımız çok başımızdayken edinmiştik- işe yaramadığını düşünüyorum. aidiyet hissimin yok olduğu şu anlarda kağıttan bir dinozorun insanların kafasını yediği gölgelerden korkuyorum. yarın üç tüp yağlı boya alacağım tüp başına yedi liradan yirmi bir lira. fırçalarımın hepsini geçen sene abimde unuttuğumdan yelpaze fırça ve biri ince biri orta kalınlıkta üç fırça onar liradan desek, ben yarın yüz lira bir tablo yapmak için harcayacağım. sonra o tablo benim olmayan evlerin birinde duvarda kalıp atılacağı günü bekleyecek. hem ne gerek var yüz lira vermeye, o parayla biz ortalama iki hafta yemek yiyoruz. gözlerini açamasan, konuşamasan, bakışlarındaki hissiyattan ve cümlelerindeki kırıcılıklarla karşılaşmamak için istiyorum bunu. omzumda taşısam ağırlaşmış bedenini. yol üstündeki aktardan iki üç kilo kına alsam. sırtına en üzgün kargayı çizsem. bacakların kök salsa. parmak uçlarında sadece benim görebileceğim renklilikte çiçekler açsa. sen ölmesen, ama ruhuna katmak istediğim güzellikleri, ruhundan sıyrılmış bedenine çizsem. bedenin benim hayranlıkla izlediğim duvarım, hiç bir yere sığamadığım anlarda evim olsa.

5 Ocak 2017 Perşembe

caddeden eve giden sokağın ortasında musluklu bir çeşme vardı. ağzını dayayarak su içenlerden tiksinirdim. sanki salyaları musluğa bulaşmış ve akan suyu kirletiyormuş gibi gelirdi. o yüzden ilk içen olmak için diretir, iki elimle yaptığım etten tastan yüzümü ıslata ıslata içerdim suyu. ellerim o zamanlar iki yudumluk su taşırdı tabi. ben okula başladıktan sonra da musluğun suyunu kesmeye başladılar, bazen akıyor bazen akmıyordu. bir gün ayşe, şifa, ben bu musluktan niye su akmıyor diye konuşmaya başladık, sonuçta biz dördüncü katta oturuyorduk, şifanın evi uzakta, ayşenin annesi de bizi dövüyordu. bardakları da pisti zaten. hiç bir zaman da sevemedim o kadını, her şeye bağıran değişik bir kadındı. susamışken, belki su gelir düşüncesiyle denemek için çeşmenin başına gittik. ayşe çok zayıf olmasına rağmen bize göre daha güçlü bir kızdı, içindeki pas yüzünden zor dönen musluk başını sonuna kadar çevirdi. şifa yosunlaşmış yerlere dokunmamak için ayakta bekliyordu ben de çömelmiş ayşeyle beraber suyun geleceği yere bakıyordum. su toplandı, ilk damla oluştu, ilk damla düştü. sonra ikinci, üçüncü damlalar... her biri bir öncekine göre daha yavaş hareket ediyordu. ben merakla izliyordum. yeni gelenler birikenlere karışıp akıyordu, yere düşenler çok tatlı bir ses çıkarıyordu. açıkçası bu olay her anını hatırlayabileceğim şekilde yavaş gerçekleşiyordu o sırada. annemin yağmur yağdığında otobüs camındaki damlalarla girdiği hallere benzer bir tribe girmiştim o an. zaten çocukluğum otuz beş yaşında terkedilen kadın bunalımında geçtiği için her anda bir duygusallık ve romantiklik yaratabiliyordum. hatta inanır mısın bilemem ama televizyonda hacca gidenleri görünce biz niye gidemiyoruz diye ağlıyordum. bir de çanakkale savaşını anlatan her hafta sonu yayınlanan çizgi filmi izler izler ağlardım. ip atlarken kendimi kaldıramayacak kadar şişko olduğumdan mızıkçılık yaptığımı fark ettiklerinde onlara sinirlenir bir şey diyemez ağlayarak eve giderdim. hatta evden çıkmadığım günler aynanın karşısına geçip doğaçlama konuşur, eğer konuştuğum şeylerde ağlamaya iten varsa onlara da ağlardım. yani kısacası ben çocukken her şeye çok duygusal yaklaşıp, ota boka ağlıyordum. musluktan akan damlalar birleşip gidere doğru akmaya başlayınca, "birikti, içini boşaltıyor" demiştim. şifa da "damlaya damlaya göl olur" diye gülmeye başlamıştı. ayşe ile anırarak güldüklerini hatırlıyorum. ve benim kendimi anlatma çabamı. bu kendini anlatmaya çalışma çabası neden hiç bitmiyor ve insanlar neden cümlelerin bitmesini beklemiyor. "ben senin ne demek istediğini anladım" bok anladın at kafası. neyi anladın? damlaya damlaya göl olduğunu mu anladın. ben kendimi açıklamaya ya da anlatmaya bayılıyorum mu zannediyorlar? ben yolda yürürken de kafamda bir film sahnesi çekiyorum, kendime bir süre daha bunun yetebileceğini düşünüyorum(şizofren teşhisi konulana kadar). aklımdan geçen cümlelerin hepsini söylemeden benim ne demek istediğimi anlamayacaklarını biliyorum. ve bu cümleleri bitirmeme izin vermeyen insanlar yüzünden her gün bir şeyler yazmak zorunda kalıyorum. damlaya damlaya göl olur inancına sahip herkesten de nefret ediyorum.

4 Ocak 2017 Çarşamba

benim bi sigara içmem gerek. bazen balkona çıkıp bir sigara yakmak en iyisidir. dört dakikalık düşünmek ya da daha fazla düşünmemek verilen küçük bir mola. benim bu yazıyı yazabilmek için sigara içmeye ihtiyacım var şuan. bu kadar hızlı olan hayatın temposunda ne kadar savrulduğumu izlemek için, kurguya giderken neler olacağını tahmin etmek için. senin de hayatının bazı dönemleri var mı, isim verdiğin. kediye isim vermek gibi inan. sadece kediyi sevdiğin zamanı kendini ve insanları düşünerek harcıyorsun. neyse benim şuan hissettiğim ve düşündüğüm onlarca şeyi yazabilmek için ya sekiz ele daha ya da bir sigara içmeye ihtiyacım var. ben balkona çıkıyorum.