nasıl gözüktüğümün çoğu zaman bir önemi kalmıyor.
yada masanın üzerinde uyuyakalmamamın.
bir kadının yüzündeki asık ifadede kendime geliveriyorum.
yazıyorum, ya yazıyorum.
bu kadınlara rağmen hala yazabiliyorum.
bağıra bağıra şarkı söyleyebiliyorum.
bir adamla karşılıklı şiir okuyabiliyorum.
arka fonda güzel bir şarkı,
ben manzaraya karşı duran camdan yansıyan yüzüme şiir okuyorum.
aklımda gereksiz bir melodinin üzerine yazılmış melodiden daha gereksiz sözler başa sarıyor.
şarkılarıda sevmiyorum ya.
bilekliğimin tokası bilgisayara vurup ses çıkarıyor,
kadınlar buna kızıyor, ben bilekliğimi çıkarıp pat diye atamıyorum
edebiyat yapmadığımı anlamayıp bana karşı gülüyorlar.
gülsünler soytarılar, ben bir lambanın anahtarını indiriyorum.
donmuş patates yiyorum gecenin bir vakti,
su sesleri geliyor banyodan, aksi kadın geldiği yere lanetler savuruyor bir metrekare bile olmayan duşa kabinde.
sarhoşken diyorum,
hangi şarkı ayıkken yazılmıştır ki,
uyuyakalacağım belkide bu tahtakurusu sandalyede.
yıldız alkol almadan yazamaz ki bu satırları diyorum,
illa ki edebiyat okumak gerekmez insanı görmek için.
neyse işte, yine bir dostun yanında, yine bir fazladan insan oluyorum.
kurallara uyuyorum ya, kurallara bu sefer cidden uyuyorum, uyuyorum.
bedenimi sevmeyerek insanlara sövüyorum.
kendime yeterince doyuyorum, doyuyorum ya gereksiz yere tuşlara basıyorum.
bilgisayar bulunmadan önce yaşamalıymışım, kağıt kalem önemliyken hala.
teknolojiyi tatmadan ölmeliymşim.
ölmeliymişim ya, çantasında gizlice tütün taşıyan ve davetlerde nezaketen alkol alan bir kadın olarak ölmeliymişim.
kafa yapan bitkileri keşfedemeden insanlar ben insanları izlemeliymişim.
sarışın adamlara zaafım daha başlamadan bitmeli,
ben bir üst geçitten aşağı kendimi sallandırmadan bitmeliymişim.
ölümlerimi görürüm düşlerimde, cesedim on dokuz kokar, hem de daha taze.
mutsuz kadın suratlarına ağlarım gecelerce, bir duş başlığını anımsatırım sersemliğimle.
ben deliyim diye başlayan bir şiir okurum bir adamla,
güzel adamlar tanırım mor ve siyah.
içimi açarım nezaketle, usul usul.
içime acırım.
ne yavansın be kadın, ne acımasız yokluğun, ne küstahsın gidişinde..
kendime yanarım.
derdim bir bana bilirim.
yüzüm bir aynada düşer,
adam bu karı herkesle sevişebilir der,
ah gülüşüne güzellik kattığım sen nereden bilirsin kadının seninleyken huzur hissettiğini..
hiç kimsede tatmamış huzuru sana sarılırken bulmuş.
huzur dostum, huzur.
adam ne bilsin sarılmanın kokusunu.
sarışın adamları görmesin gözün, yok, yokluk renkleri.
sen ne bilirsin be adamın sadece elini tutup uyumak istemesini.
elini yanağına koyup "böyle kalsın ötesini istemem demesini"
düzüşmekten ibaret gecelerin ne öğretmiş ki sana.
ah be kadın.
özlersin böyle.
özlersin ya, hem sesini hem sohbetini.
tanrının sesini, sazlıkların dansını, yengeçlerin kaçışını özlersin.
anca alkol kana karışınca özlersin zaten.
sorgunun başlangıcı, normallikle eş değer. zaman içerisinde sorgu ete saplanan kemik, renklerin göz çizgisi diye bildiğimiz kılıçlardan akması. kan ağlaması. bitişine yaklaştığım yokuş, aşağı düşüşü kurgulamakta sorgunun akla verdiği zarar.
6 Ekim 2015 Salı
30 Eylül 2015 Çarşamba
şu balkondan atlamak isterim,
ikinci kat ölüme ne kadar yakın?
bir kedi kadar sevilmeye muhtacım,
biranın babamın kokusunu hatırlattığı zamanlar..
ve sigara annemin beni öpmesinden kalan küçük bir hatıra.
karalamalarım küçük, içler acısı.
bir adamla konuşurum hayalimde her gün değişen.
onu ikna ederim gecenin üçünde,iyi bir insan olduğuma.
dostlarımı kaybedeceğimi bilmeme rağmen onlara yakışır davranırım, insan böyledir değil mi yanında birileri var olsun diye kendinden yoldan çıkar.
ve küllükte yanıp uzun bir yol yapar sigara.
bitmek bilmeyen yağmuru gibi şu melanet şehrin.
ve benim her sabah söylediğim küfürler gibi.
bir adamın sakalında gizlidir tüm ilmi,
ve sakalını keser adam.
adam ne acımasız ne bağnaz.
ne kadar duygusuz ve kuralcı bir adam bu.
ben hala balkondan atlarsam ne olur diye düşünüyorum.
ve bu sigara sonları hep el yakıyor,
insanlar cana kıyıyor,
dünya saçma bir şekli benimsemiş orada dönüp duruyor.
sokak lambası gösteriyor güzelim yağmuru,
tenime işleyen soğuktan anlamayacak kadar öldürdüm hücrelerimi.
doğru olan şeylerden kaçmanın bedelini ödüyor yağmur.
gökyüzü yine turuncu, bana hep gerçeği hatırlatmaya yemin etmiş gökyüzü..
gerçek nedir diye soruyorum tanrıya, gece uçte uyumayan bir sen kaldın güzel kızım diyor.
ağla diyor, yağmurla birleş.
şu balkondan atlamana bakar her şey diyor.
dünyayı temizleyen yağmur,
iki parmağımın arasındaki sigarayı da söndürür diye fısıldıyor.
22 Eylül 2015 Salı
16 Eylül 2015 Çarşamba
beyaz bir göz bomboş, izler beni günlerce.
uyumamı izler, giyinip soyunuşumu, nefes alıp verişimi izler.
gözler odamın sinek vızıltılı ışığını.
ismindeki sesi sevmediler diye ismine kusmuş nefes almadan. durulmadan.
renkli çizgiler var yüzünde, yüzünden dökülen. pul pul ve bir adamın baş parmağıyla okşayışında hissettiği ıslaklıkta.
iç içe geçmiş kıvrımında.
koluna kirpi dikeni tohumu ekmişlerdi genç bir adamın, uzaklarda ve ses duyuramayacak kadar derin bir çukurda.
evrenin tüm çukurları beyaz bir gözün içinde, kıvrımlar uçurum.
bir rüzgar bekliyorum sadece, sayfaları çevir hızlıca.
24 Ağustos 2015 Pazartesi
siyah duvarları oldu kadının.
sigara dumanı gece rüyasına aldığı hayaletleri anımsattı.
korkularını nedensizce sevdi, benim dedi.
kadını, kadın yapan her şeyini sevdi.
tırnaklarının arasında kalan yağlı boya kalıntılarını kapatmak için sürdüğü koyu renk ojelerini,
altları çizilmiş yetmiş yıllık ten kokan kağıtlardaki yazıları,
siyah bir pelerinin altında uzaklaşmasına göz yummak zorunda kaldığı adama yaptığı portakallı kekin siyah duvarlara sinen ve o kadar sigara dumanına rağmen gitmeyen kokusunu sevdi.
aslında hiç var olmayan evine, annesinin karnındaki karanlığı özlediği için geldi.
sevimsiz manzarasında ilk sigarasını tattığı sandalyenin rahatlığını özledi belki de.
ki bu sandalyenin yanındaki tahta sehpada yer etmişti kül tablası görevini üstlenen çay tabağı. Çay tabağı bile kendi olmaktan çıkmıştı sigara dumanının hakim olduğu dünyada.
ve gece, duvarlarından daha turuncuydu.
turuncu gökyüzünden kaçamadığını düşündü kadın, yüzü camdan dışarı bakarken.
siyaha olan aşkından zifire boyadı ciğerlerini, bir nefesle.
külünü desenleriyle oynadığı çay bardağına döktü.
başını eğdiğinde fark etti, gökyüzünü turuncu yapan sokak lambalarını.
üzüldü kadın.
turuncuyken özletmiyordu adamın sakallarını.
sigara dumanı gece rüyasına aldığı hayaletleri anımsattı.
korkularını nedensizce sevdi, benim dedi.
kadını, kadın yapan her şeyini sevdi.
tırnaklarının arasında kalan yağlı boya kalıntılarını kapatmak için sürdüğü koyu renk ojelerini,
altları çizilmiş yetmiş yıllık ten kokan kağıtlardaki yazıları,
siyah bir pelerinin altında uzaklaşmasına göz yummak zorunda kaldığı adama yaptığı portakallı kekin siyah duvarlara sinen ve o kadar sigara dumanına rağmen gitmeyen kokusunu sevdi.
aslında hiç var olmayan evine, annesinin karnındaki karanlığı özlediği için geldi.
sevimsiz manzarasında ilk sigarasını tattığı sandalyenin rahatlığını özledi belki de.
ki bu sandalyenin yanındaki tahta sehpada yer etmişti kül tablası görevini üstlenen çay tabağı. Çay tabağı bile kendi olmaktan çıkmıştı sigara dumanının hakim olduğu dünyada.
ve gece, duvarlarından daha turuncuydu.
turuncu gökyüzünden kaçamadığını düşündü kadın, yüzü camdan dışarı bakarken.
siyaha olan aşkından zifire boyadı ciğerlerini, bir nefesle.
külünü desenleriyle oynadığı çay bardağına döktü.
başını eğdiğinde fark etti, gökyüzünü turuncu yapan sokak lambalarını.
üzüldü kadın.
turuncuyken özletmiyordu adamın sakallarını.
14 Ağustos 2015 Cuma
kusursuz bir memnuniyetsizlik sabahın sekizinde duş aldı, yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş ve dev aynasının önünden ayrılmayan kötü ses biriktirmiş bir adamdan sonra. Dinledim onların su seslerini. Saçlarını yıkadıkları anı ya da vücutlarını köpükleme zamanlarını su seslerinden tahmin ettim. Bir ara klozetin çıkardığı ses yüzünden beyaz kapağın üzerindeki sarı damla gözümün önüne geldi. Tavandaki tahtaların desenlerini inceleyerek dinledim onları. Yataktan bir kere kalktım ışığı kapatmak için, gün doğmuştu artık ve ışık yanımdaki pencereden içeri giriyordu. Odadaki tüm çarşafların üstüne memnuniyetsizlik dağılmıştı ve çarşaflar ilk başlarda ağladıkları bu duruma artık sadece göz yumuyorlar, mutsuzluk iniltilerine sığınıyorlardı. Odamdaki perde hafif esen rüzgar sayesinde yatağıma dokunup geri çekiliyordu. Birinin çay suyu koyduğunu duydum ocağa, çaydanlığın birbirine değdiği andaki o metal ses, su sesi, çakmak taşının iç gıcıklayıcı sesi. Evdeki bu kasvetli havanın üzerine birileri çay doldurup sigara yakma derdindeydi.
1 Ağustos 2015 Cumartesi
hepsi bitiyormuş. sarma sigaralar, dolu küllükler, tanrının sarıyı yakıştırdığı tüm adamlar...
hatırlarım, ağladığında peçete bitmesin diye kirli sepetindeki atletle burnunu silerdi,
beni yıkadığı mavi leğenin başında kirlileri yıkarken söylenirdi her seferinde, kendine.
geceleri ağlardı annem hep, sırf o ağlıyor diye ağlardım bende. üzülmesine dayanamayacak kadar severdim annemi.
ağlayarak uyuya kalmanın hissini öğrendim dört yaşında, hisler öğrenilebilen şeylerse eğer.
dört yaşında camdan bakıp arkadaşlarının eğlendiğini izlemek, izleyen olurdum hep. bir kaç kere gitmeyi denedim ben gidene kadar birilerinin ailesi çağırıyordu ya da hava karardı diye evlerine giderlerdi. ama ben her seferinde boş sokakta bir başıma kalırdım. küçük ayaklarım yerdeki taşların içine sığardı, çizgilere basmadan yürürdüm.
ayakkabı numaraları büyüyor, acıların hepsi bitiyormuş. bir önceki sıradakinin habercisi oluyormuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)