5 Mart 2021 Cuma

Asla birleştirilmemesi için arasına komodin konan yataklar,
Kanepe de kimin olduğu belli olan taraflar ve hiç alınmamış hayalde içilen şaraplar.
Evde ama evde gibi hissettirmeyen bir sarılmayla, anne olmayı hiç bırakamayacağını ve hiç çocuk gibi sevilemeyeceğini fark ettiğin anlar...
Yanaktan süzülüp kulağa giren soğuk ıslaklıktan kurtulma çabası, yüzündeki kasların hareketsiz kalmasına rağmen bu lanet durumun olması
Dilin ne? Hangi kelimeler doğru, kızgınlığı anlatmak için? İçindeki öfkeyi besleyen herkesi parmağınla ifade edebilecek güçte misin?
Her anı anlatabilecek kadar cesur musun, insanlar bu kadar çatmışken kaşlarını?
Hayatını kim gösterir ki gardını savunmak varken?

Savaşalım mı? Dövüştürelim mi, iki bağırgan horoz gibi yaslarımızı?
Güçlü sanalım oluşturduğumuz görkemli kalkanlarımızı, kalkanını delemeyecek kadar güçsüz görünür kılıcım ama zaten ben bu kılıcı kimseye saplayamadım.

Sarılmak, sıyrılmak, unutmak geçen günleri saymayı...

İki kızgın çocuğuz biz. 
Diğer çocuklara kızgınız, 
daha doğmamış çocuklarımıza sevgimizi yeterince gösteremezsek diye kızgınız. Birbirimize kızgın olmamıza neden olan her eksiltilmiş yanımıza kızgınız. 

Üzerinde yattığın çarşaf ayak derini kesiyor,
ama sarıyor.
Sarılmak, sıyrılmak...
Sıyrılmak istediğin için mi ayakların degdikce acıyor?

Sen sevgiden yoğrulmuşsun, 
Seni sevmek gerek, korkmadan.
Kalkanlarımız farklı, kılıcım kalkmıyor korkmaya alıştığından. 

İki kızgın çocuktan anca sesi çıkmayan tuvalette beklerse diğeri uyur.
Dikkatini kaybedince fayans araları bir süre sonra kaybolur ve tuvalet tiksinerek hayatını izlediğin düz bir perde olur.


10 Haziran 2020 Çarşamba

Ah evimin küçük güzel hatırası, kedileri camdan besleme bahanesiyle onları korkarak sevdiğim günlerim. Bir gün öleceğim ve yanımda sevdiğim tek bir insan bile kalmayacak. Ama unutmayacağım bütün sevişleri. Anlamsız olan her sevgiye lanet savururken kendi sevgimin iyileştiren yüzünü hatırlayıp mutlu olacağım. İnsan hatırlamaz mi kendi sevgisinden geriye kalanları? Bir kaç ufalanmış bayat ekmek içi taneciği gibi. Ne olduğu tam olarak söylenemeyen ama herkesin bildiği. Kendi sevgilerimi şuan hatırlıyorum. Yolculuklarimda otoban kenarlarına iki dakika içinde ektiğim tohumları son kez öpüşümü. Sabah beşte gökyüzünün içimde oluşturduğu hisse karşılık, saygıyla onunla kadeh kaldırışımızı, bir adamın suratını ilk defa tabloya resmetmeye karar verdiğim anı, beyaz tüylü güzel köpeğin ellerimi yalayarak bana olan sevgisini sunduğu günleri. Bunların hepsini bir çatıdan düşmeden önce hatırlayacağım veya eskiden hayalini kurduğum üst geçitte sallanan bedenimin bilinci kaybolmadan. Bir yazar olmak istemiyorum, ya da bir bilim insanı. Avazım çıktığı kadar bağırarak hissetmelerini istiyorum insanların, yanlarında sürekli taşıdıkları anlardan ibaret olduklarını. Sevdiğim dostlarım ve gerçekten severek seviştiğim bir kaç adam dışında yaşadığım hiç bir anımda benim dışımda insan yok. Ki o anılar da aklıma gerçekten gelir mi bilmiyorum.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Önceden kendimi çok daha iyi anlatabildiğimi fark ettim. Açıklamak, anlatmaya çalışmak çok daha kolaydı. Düşünceler derine indikçe kelimelere anlamlar ekleniyordu. Artık kendimi sıkışmış hissediyorum. Sanki yeteri kadar kelime bilmiyorum. Sanki cümleye büyük harfle başlamaya alışmak ne kadar değiştiğimi gösteriyor. Kalıplar içerisinde yok oluyormuş gibi hissediyorum. Hayal dünyamı insanların ihtiyaç duyduğum sevgileriyle eğip bükmüşüm. Artık sevgi ihtiyacımın da karşılığında vereceğim sevgi insanlara yetmiyormuş gibi hissediyorum. İnsanlara sevgi yetmiyor. Her şeyin güzelleşmesini sağlayan bir şey insanlara yetmiyor. Bu insanlar dediğim benim de içinde bulunduğum bir topluluk. Geçen gün bir bebeğin ağlamasını sevgiyle susturdum mesela. Hepimizin tiz çığlıklarını sevgi susturmaz mı? Bu aşk olarak tanımladığınız biyolojik bozukluktan bağımsız bir şey. Önceden herhangi birini sevebilirmişim gibiydi. Herkesi sevebilirmişim gibi. Artık öyle değil. Sevgimi kısıtladım. Ki bunu yapmayan insan da görmüyorum. Burayı özlemişim. Dönüyorum. Bir gün ölürsem buraya yazmadığım iki sene de mutlu bir hayatım olduğunu bilsinler. Kahkaha attım, dostluğu öğrendim, başarıyı tattım, içimde en büyük acıyı oluşturan şeylere su serpecek cesareti gösterdim. Güzel günlerim oldu. İçimdeki koca dev dinlenmişti sanki. Geri döndüm. Bundan önce de okuyan yoktu umarım bundan sonra da olmaz.

19 Ağustos 2018 Pazar

hayatımın iplerini başka insanlara bırakmanın verdiği acıyı vücudumun her yerinde hissediyorum, ki ben yaklaşık bin kiloyum.

1 Ocak 2017 Pazar

saçları siyah ve itici duracak şekilde uzundu. eskiden bir ara modaydı bu saç tipi, ama şuan oldukça itici geliyor insanın gözüne. post cihazı hata verince istersen şifreni söyle ben yazayım dedi, bense sadece gülümseyip elimin altında olan diğer kartı uzattım. tabi o zamanlar böyle yerlerde insanlar silahlı saldırılar sonucunda ölmediği için öleceğiz korkusu olmadan rahat ve zamanı önemsemeyecek şekilde hareket edebiliyorduk. sonrasında ne kadar sürede eve gittiğimi hatırlamıyorum. ama bir ara çok hızlı yürüyordum, bunun da o sırada serçe parmağıma vuran ayakkabının verdiği acıyla fark etmiştim. anahtar deliğini çok rahat bulmuştum, ayakkabılarımı çok düzgün bir şekilde çıkarmıştım, o salak çantada pijamalarımı hemen bulabilmiştim. üstümü değiştirirken, eskiden neredeyse her evde bulunan vitrinlerin bir parçasından elbise dolaplığına terfi etmiş dolabın üstündeki biblolar takıldı gözüme. onları sakin bir tavırla pencerenin önündeki yatak olarak kullanılan koltuğa dizdim teker teker. yanlarına oturup bir sigara yaktım, zenci bir adamın şarkı söylediğindeki mutluluğu sabitleştiren bibloya sinirlendim. mutluluğun tüm güzelliğini kaçırmıyor muydu? mutluluk kısa sürdüğü için kıymetli değil mi, sonsuza kadar sürdürme isteğini kim barındırıyorsa bu bibloya sebep olan, hayatımızdaki şeyleri değersizleştirdikleri için onlara da içimden sövdüm. bir şey söylemeye mecalim var, isteğim yoktu. küçüklüğümde hep imrenmeme rağmen annemin alamadığı barbie bebekler yerine alabildiğimiz tombul çirkin bebeklere benzeyen bibloyu elime aldım. gülüyordu. camı açıp onu sakince camdan aşağı fırlattım. bana, beni terkedip başka bir kadına ve başka çocuklara giden bir adamın bıraktığı sefaletten dolayı hayallerimden vazgeçmem gerektiğini öğrettiği için. o ses, bu sefer beni güldürdü. daha çok gülmek için sırayla atmaya başladım. attıkça daha çok zevke geliyordum, ve nasıl kırıldıklarını izliyordum. aşağı atacak biblo kalmadığında kaç saat daha pencere önünde sigara içtim bilmiyorum. ama hava açık maviye dönmeye başladığında, ve yine bunun gibi burnu sızlatacak bir soğukluktayken, "ben buradayım! bu dünyada ben de yaşıyorum! sizin kadar bende insanım!" dediğim günün bu saatinde camda sigara içen kadın bu sefer ben oldum. o kadın ne kadar da güzeldi, onun kadar olamam tabi. saçları dağınık bir şekilde topuz yapılmış karamel rengiydi. sigarayı benim gibi saçma bir şekilde değil de daha kadınsı içiyordu. büyük ihtimalle fazla gürültülü bir gecenin ardından kocası işe hazırlanırken o bu saatlerin güzelliğini kaçırmamak için camda sigara içmek istemişti. ne değişik bir sabahtı. alışmam gerektiği halde kabul etmediğim bir vazgeçişin anısına küçük prensi her akşam okuyan bir adamın apartmanına dört saat boyunca bana tanıttığı küçük prensin resmini yapmıştım. ben olduğumu bilsin diye de sprey boya kutularını da iki ayak boyu aralıklarla çift sıra halinde dizmiştim. küçükken ambulanstaki bir hemşire bilincinin açık olup olmadığını kontrol etmek istiyorsan yukarıdaki ışıkları say demişti. düzenli aralıklarla, çifter çifter dizilmiş. bilincim açıkken bunu yaptım, demenin en ben dilindeki yoluydu. tabi ben bu anımı ona anlattığımda beni dinlemişse ben olduğumu anlar. parası olan insanlar nasıl sevgilerini gösteriyor acaba, tonla para verip aldığım kıçı kırık bir parfümü beni hatırlaması için götürüp bıraksaydım ne kadar etkili olabilirdi ki, hem zaten götürüp bırakamazdım çünkü sitedeki güvenlik "misafiriniz var bilmemne bey" diye bu godoşu arardı. ah güvenlikli bir sitede oturamayacak kadar fakir adamları sevmek her zaman daha iyidir. ama sitede oturmayan adamlarda gider. kadınlar ise güvenlikli sitelerdeki adamlara gider. herkes bir yerlere gitmek için debelenip duruyor, bazen birbirimizden kaçmak isteyecek kadar tiksinç miyiz diye düşünmüyor değilim. düşünceler çoğu zaman duymuyor. umarım sokakları temizleyen amcalar biblolardan dolayı küfretmez, yirmibirinci yüzyılda hala sokakları amcalar temizliyor değil mi?



31 Aralık 2016 Cumartesi

bazı günler olur, sevildiğinizi hissettiğiniz. sevilmek, sevmek kadar gerçekçi değil ama gerçekliğine inandırmak istiyor. insan hep bir şeylere inanmak istiyor, umut dağıttığımız insanlar da bunun için mi mutlu olur, içi boş cümlelerimize rağmen. hissederek söylediğim ama gerçekliğini benim bile sorguladığım bir kaç umutlu cümle sıraladım bugün. cümleleri söylediğim insanların kafalarındaki karışıklığı bir parça olumlu yönde ilerletmek için yaptım bunu. kötü şeyler düşündükçe insana yakınlaşıp sigara dumanıyla bir olup ciğerlerine dolar çünkü, bilirim. onlara bu şekilde iyi gelecekten bahsetmek daha sonra hayatlarına hakim olacak kötü şeylerle karşılaştırmalarını geciktirmek yerine, bu kötü dediğimiz şeylerle karşılaştıklarında savunmasız kalmalarına sebep olursa? o zaman ben sahtekar bir insan artığı mı olacağım? bir kaç sesli söylediğim cümleden sonra da yazılı bir kaç cümle dağıttığım. gülerek yaklaştığım insanlardan bir kısmı "paramız yok" dediler, bir kısmı cevap bile vermedi. bazıları, daha önce diğerlerine göre daha az kandırılmış olanlar, okudukları cümleden tatmin olmadıysa itici bir gülümsemeyle teşekkür edip devam etti. okuduğundan memnun olanlarsa daha içten bir ses tonuyla aynısını tekrarladı. yani kısacası alanlardan bir kısmı bu kağıdı biraz ilerledikten sonra yere attı, bir kısmı da bir kaç gün komidinin üzerinde veya montun cebinde beklettikten sonra çöpe atmak üzere eve götürdü. benim iyi hislerim birileri için kötülük doğurabiliyor ve ya birileri tarafından çöpe atılabiliyordu. aslında iyi niyetle söylenen sözlerin kötü sonuçlar doğurması garip, bu aynı iyi insanların kötü insanlardan önce ölmesi gibi bir şey. sahi neden ilk önce iyiler ölür? tanrı gerçekten sevdiği insanı daha önce mi alır yanına "dünya katlanılmaz bir yer orada daha fazla acı çekmeni istemiyorum" diyerek. dünyanın bilmem kaçıncı dönüşünü ağlayarak geçirir sevdikleri iyi insanlar ölen, iyi insanlar. ne saçma bir cümle lan bu demeyin, iyi insanların ölümüne bir tek onları deli gibi seven insanlar üzülür, öylesine seven insanın içinde de kötülük bulamazsınız. ve dünyanın nasıl işlediğinden bahsetti tanrı bugün. olmamam gerektiğini hissettiğim bir yerdeydim, olmam gereken yere geldim ve otuz senedir sevdiği adamı kaybeden bir kadının göz yaşını hayranlıkla sildim. sevmek acı verir belki, iyiliklerimiz kötü sonuçlar da  doğurabilir. ama ne hissediyorsak onu yapmalıyız. yola çıkmak istiyorsan yola çıkmalısın, o sınav kağıdını hocanın yüzüne fırlatmak istiyorsan bunu yapmalısın, sisteme küfretmelisin belki. anneme sıkı sıkı sarılmalıyım mesela. kedileri beslemeyi unutmamalı kuşlar için ekmekleri ıslatmalıyım. seni seviyorsam senin varlığını hissettiğim her an sevmeliyim. gün gelecek, varlığın bitecek, sen yokken de seni sevecek kadar sen biriktirmeliyim kendime.

30 Aralık 2016 Cuma

hayatında önemli olan 5 kişiyi tahmin edebilir miyiz? köpek olsan nasıl görünürdün? hangi havai fişeksin? hangi havai fişeksin ne lan? havai fişeklerin cidden bu kadar çeşidi mi var, ve önemli olan insanları havai fişeklere benzetmekten ziyade bu havai fişeklerin çeşidi mi? "kardeşim seni bi fırlatıyoruz atmosferi deliyon allahıma öyle aykırı bişeysin sen" tarzında cevaplar verin de bari akılları yok ama samimiler be diyelim. zaten şu zamanda samimiyete gerçekten fazlasıyla ihtiyaç var, özellikle yeni bulunan şu "kissenger" aletinin haberini okuduktan sonra. millet kafayı yemiş anacım. neymiş uzaktaki sevgililer öpüşebilecekmiş. bak bak. bildiğin telefonu öpüyorsun be. yemin ediyorum gün gelecek mutfak robotu ayaklanıp anamıza bacımıza hallenecek, onun başlangıcı bu. hani makineler dünyayı yönetecek dediklerinde inanmıyorduk ya, elli yıla bizim yerimize de makineler yaşayacak zaten. insanı robotlaştırma düşüncesi, ilk önce platin bacak gibi şeyleri kazandırdı hayatımıza, sonra kalp pili, işitme cihazı ve benzeri şekilde yararlı şeyler olarak gitti. sonra gün geldi, silikon meme takalım dediler, millet uzaktayken birbirini aldatmasın diye öpüşme cihazı yapalım dediler. ya o adam beni öpmüyor diye beni aldatıyorsa bırakın aldatsın bilim insanı bey amca. sen gidip transhümanizmi kalp pili gibi yararlı işler üzerine yorumlasana. hem bir de adam beni öpmeyecek ki telefonu öpecek. telefon ha. bildiğin. benim çocuklarım benim yaşıma geldiğinde bu cihazı kullanır bizde hiç garipsemeyiz, hatta o zamanlar selfie çubuğu gibi her yerde üç tanesi on liraya satılır. biz çocukken yasemin abla vardı hikmet abi askere gittiği zaman onun resimlerini öperdi. o da biraz sayko geliyor kulağa ama en azından biraz daha romantik. telefonla öpüşecek kadar sapıklık içermiyor. tabi bunun ne önemi var önemli olan dersten yüz üzerinden sekiz alınca çıldırmaman gerektiği ve ya dünyanın tüm derdini tasasını boş verip hangi havai fişek olduğun.

21 Aralık 2016 Çarşamba

seksen beş tane taslak kayıt. seksen beş kere kendimden tiksinmişim, yazmaya dayanamayıp insanları bakkalların önündeki cips rafından çalmışım. ağlama krizlerine çözüm olarak gördüğü balkonda sigara içme seanslarımda günde iki pakete kadar sigara bitirdiğim günler oldu. belki hala günde iki paket içiyor olurdum da param bitti, sigaraya gelen zamlar en çok benim "tanıdık torbacı var mı ya?" cümleme yakıştı. ben seksen beş yazıyı yarıda bırakıp balkonda küflenmiş duvarı pasif içici yaparken, yüzlerce çocuk öldü, insanlar ölümler üzerine boş boş konuşup sabah uyandılar. zaten her sabah uyanmaktan başka şans tanımız güneş bize. kulağımda bir adamın çok yumuşak bir şekilde geber dediği şarkı çalıyor. yazdığım cümleler arasında bir bağ kurulamayacak kadar hızlı çalışıyormuş kafamın içindeki. bu konuda uzman diyebileceğimiz bir hocam söylemişti bunu. onun da hocalığını yok saydılar ben bu seksen beş yazıda pes ederken. b yazdığımda blogger yerine burger çıktığında uymayın diye bağrındığım sisteme nasıl kendimi kaptırdığımla yüzleştim. hiç bir şey üretmedim, ki hala üretmiyorum. şuan bunların hepsi boşuna yazılmış bir kaç cümle. senaryo defterlerini annemin çöpe atmasına izin verdim. yerlerini matematik kitapları doldurdu. matematik, size sadece itaat etmeyi öğretir tek bir doğru vardır ve "bu yolla bu doğruya ulaş" der. belki de Machiavelli'nin dediği gibi ancak korktuğumuza itaat ederiz, ve ters tezini düşünürsek itaat ettiğimizden korkarız. matematik ona itaat etmemizi istediği için ondan korkuyor olabilir miyiz? matematik üzerine bu kadar düşünecek kadar vaktim olmuş meğer, şu dönemde. seksen beş diyordum en son, seksen beş kere birilerine açmak istememişim neler hissettiğimi. belki bu da seksen altı olur bilmiyorum. ama insanlara anlatmak istediğim bir şeyi, onlara anlatmak istediğim şekilde anlamadıklarını gördüm sanırım. bunun güzel bir şey olduğunu söylerler "bir eseri ortaya koyduğunda her insan onu farklı hisseder, sanatın güzelliği de bu!" yok anacım bu değil. ben yazarken yüzümde gizli bir gülümseme oluşturan cümle senin dudağında adam asmaca oynuyorsa, ben yazarken ellerim beynimin kontrolünden çıkıyor ve sen okurken beynin hala kafatasının himayesi altındaysa boşuna hepsi. sadece boşuna yazılmış cümleler topluluğu. sırf insanlar anlamayacak diye vazgeçtim onca yazıdan, sadece ona sarılmanın verdiği güzel hissi tekrar yaşamak için gittim onca yolu. sonra onu da unuttum. her şeye alışır, herkesten vazgeçebilir, hiç kimseyi tanımak istemeyeceğiniz bir hayata hoş gidebilirsiniz.

11 Ekim 2016 Salı

hadi artık köklerinden koparalım saçlarımızı. kulaklarımızla ziyafet çeksin fareler, duymayalım bu lanet sesleri. kafamızın içinde çarpıp duruyor ayak izleri, ve ben postal giymiş askerlerin şişmiş ayaklarıyla kafatasıma vurmalarından hissetmez oldum bazı düşleri. düşler, karanlık bir odada sevdiğim adamın korku dolu hali. yüzüne bakamadığım cümlelerin elimde sertleşmesi. nefsi burnundan akan adamlar. ciğerinden çiçekler açardı senin. çiçekleri koparıp atan kadınlar için artık adım yok benim. resimler çizen eller kullanılmış peçeteleri toplamakla hükümlü. artık bir adım yok benim. saydığın tüm sıfatlarımı az önce şu bok dolu deniz artığı yere fırlattım. çaldığım tüm melodiler ellerimin çizgilerinden aktı. mırıldandığım her şarkıyı dinleyen bodur ağacın tüm yapraklarını yoldum, sonbahardan daha erken geldim. sabah doğan günüşe beni uyandırdığı için lanetler savurduğum bu günün sabahında iki metre karelik hapsolduğum yerimden çıktım. artık adım yok benim. bu lanet ad değil mi insanların kurduğu cümlelerdeki yerim. küçükken dizim kanadığında bile ağlamazdım ben. ağlamak hiç bir şey yapamayan acizlerin kaçtığı bir sığnak. ben hepsini geceleri izlediğim ateşte yaktım. tüm renklerimi yıllardır görmediğim gökkuşağına armağan ediyorum, bu şehrin gri soluk havası ve her gece izleyerek uyuduğum ateş olsun renklerim. artık adım yok benim. ayak bastığım tüm toprak parçaları, üzerine çıkıp bağırdığım kayalıklar kuşların ağızların düşsün üstlerine.

6 Ekim 2016 Perşembe

ah şu bizim adamlar ne değişikler. https://drive.google.com/file/d/0B9rtloL998vVUHAtZDlBM3JaVmc/view ilahi morluk, eylül, 4.

29 Haziran 2016 Çarşamba

bir kaç adamın kahvede otururken kurduğu bir krallık bu. ben sadece, kralın savaş atı verdiği küçük bir kız çocuğuyum. http://ilahimorlukfanzin.blogspot.com.tr/

27 Haziran 2016 Pazartesi

boş bir sokaktaydım. çığlıkları geliyordu insanların, bağırıp duruyorlardı. bir koşturmaca vardı hissediyordum, dört duvarı olan sığınaklarına atıyorlardı kendilerini. küçük çocuk yorganı çekiyordu üzerine ve nefes alabilmek için küçük bir delik bırakıyordu burnunun hizasında, hem gözlerini kapatıp korkmaktansa bu küçük delikten görebilmeliydi canavarını. kadınlar kapılarını hızla kapatıp tüm kilitleri kapatıyorlardı. adamlar adım attıkları yerden ses getirecek kadar hızlı ve sert yürüyorlardı. kafalarına geçirmişlerdi kapüşonlarını, sonuçta görmedikleri sürece fark edilmediklerini düşünüyorlardı. bu sokaktakiler çoktan güvenli kalelerine geçmiş, dev sivrisineklerin dikkatini çekmemek için ışıklarını kapatmışlardı. ben bir taburede sigara içiyordum. sokak lambasının ışığı gözüme vurduğundan yerdeki taşlara bakıyordum. taşları bozuk dizilmiş yokuşlu bir sokaktı. bu sokağı seviyordum. sarı sokak lambası, sorgu odasındaki ışık gibi tepeden vuruyordu, altına geçmeye cesaret edenlerin yüzüne. taşlar titriyordu adamlar hızlı yürüdükçe. ben daha yeni fark etmiştim bunu, taşlar titriyor. küçük depremler doğuruyor kaçışlar, kim bilir kendinden ödün verip koşsa adamlar tüm evler yıkılır. belki de sığınaklarını yıkmamak adınadır bu sakin yürümeye çalışmaları. ben adamların yürüme şekillerine cevap uydurmaya çalışırken titreşimler hızlanıyordu. biri geliyor, biri neden bu sokaktan geçiyor? taşlardan ayırmadım gözlerimi, taşların arasındaki çizgiler kaybolmaya başladı. gözlerimi kapattım bitene kadar kapatacaktım gözlerimi. gözlerimi açtığımda tabureyi alıp ışığı kapatacak şekilde oturmuştu. oysa ben karanlık diye seviyordum sahneyi ve gördüğüm tek ışıkta buluyordum tanrıyı. ışığımın önüne geçmesine sinirlendiğimi anlamış olacak ki küçük bir hareketle sokak lambasını ters çevirdi. tavanı gördüm ilk defa. karanlık ve sonsuz bir gökyüzü diye bizi kandırdıkları beyaz bir tavanmış sadece. ve küçükcükmüş. sokaklar sadece bizi fareleştirmeye çalıştıkları bir labirentmiş. binalar sıkışmaya başladı birden, sokaklar birleşti. ne olduğunu anlayamadım. kapüşonunu indirdi, burada kimse yüzünü göstermezdi. insanlar tüm aynaları kırdı, camlara duvarlar örüldü. erkekler yüzlerini gölgeyle saklar kadınlar ise tüllerle kapatırdı. ben, ilk defa bir yüzü bu kadar net görüyordum. çok güzeldi. gözlerinin altındaki kemikler çok belirgindi, sol gözüyle kemiğinin arasındaki yere dokundum ilk, işaret parmağımın ucuyla. bu zamana kadar ki tüm göz yaşlarını sildim. göz kapaklarını sevmeye başladım, göz kapaklarındaki kılcal damarlardan parmağıma doluyordu gördükleri. sokakların karanlığı, insanların ses tonları, konuşmalar, iğrençliklerini gizlemeye çalışan makyajlı kadın yüzleri, çocukluğunda giymeyi sevdiği montu... bu görüntüler, bu görüntüler bu dünyaya ait olamaz. vücudum buz gibiydi, o sıcaktı. parmağımı hareket ettirebiliyordum sadece ve bana ait olmayan bir dünyadan gösterdiklerine hayranlık duyuyordum. yüzünün her yerine dokundum, üst dudağını gizleyen bıyıklarına yollar çizdim parmak ucumla. gördüğüm yerlere gidebileceğim yollar. dudaklarından yüzünün her yanına giden, damarlarının üzerinden. kirpiklerinden gözlerinin içine giren. ve iri gözleriyle bana baktı bana inat. bu sokaktan, yeşilin en acı baktığı gözlerden, en yeşil yaprakların ciğerlerime dolduğu yerlere giden yolları çizdim. hep hayat dolu yaprakları izlediği için mi yeşildi gözleri, ben gidersem bende yeşerir miydim? daha fazlasını görmeliydim, daha fazlasını hissetmeliydim bunun. elimle yanağına dokundum. başı elime düştü. bedeni kendini bırakmıştı. soğukkanlı davranmam gerekirdi. daha önce bunu çok yaşamıştım, alışmıştım insanlar hep ölüyordu bu şehirde. ölümden kaçıyorlardı hep, tüm sığınaklar, kilitler, gizlenmeler hep bundandı. gözümün önünde hep bana gösterdiği görüntüler dönüp duruyordu, ben onu taşırken. daha önce çok ölü taşımıştım. bu sefer hızlı olmam gerekiyordu, bedeni hızla soğuyordu. yatırdım. tüm kıyafetlerini çıkardım. boynunda ten rengi değişiyordu, daha önce güneşi görmüştü. güneşin sıcaklığını hissetmişti. boynuna dokundum, sonra kollarına, sonra karnına. karnında hala bir sıcaklık vardı, o kaybolmadan daha fazlasını görmeliydim. dokundum, gövdesinde her yere dokundum. göremedim. sonra bedenini izlerken buldum kendimi. kemikleri belli oluyordu, göbek deliğinin sağında bir ben vardı. güneşten kalan karartılar hayranlık uyandırıcıydı. küçücük bir bedeni vardı ve çok güzeldi. onu diğerleri gibi gömemezdim, hem zaten bu zamana kadar gömdüğüm hiç kimse bir ağaç olup dönmedi. gömdüğüm insanların hepsi toprakta sıkışıp kaldı. onu gömemezdim. sonra gidip çaldığım boyaları buldum bodrumda. ellerimle boyadım bedenini. sırtına bir karga çizdim ilk, bir kafeste. göğüs kafesindeki ölü kalbini yaşattım. sonra bana gösterdiği o ağacı çizdim gövdesine. dallar kolları boyunca uzandı, ellerinde çiçekler açtı. sağ bacağında gökkuşağı çıktı, sol bacağına da sarmaşıkları doladım. yüzüne bıyıklarına çizdiğim yolları çizdim. dudaklarından başlayıp gözlerinde bitti. ben sadece onun bana gösterdiği görüntüleri unutmak istemedim hem öylece gömemezdim onu. ben ilk defa birinin yüzüne dokunmuştum. ilk defa bir vücudu tanımıştım. ağaca dönüşemeyeceğini bildiğim bir toprağa gömemezdim onu, ummaktan başka bir şey yapmadım diğerlerini gömerken. bu sefer kendim yaptım. hem o cesur bir adamdı, öleceğini bile bile açmıştı yüzünü. gördüklerini kendisiyle öldürmek istemedi.

7 Haziran 2016 Salı

ben küçücük bir çocuktum, büyüdüm evrenle konuştum. ben yapayalnız bir kadındım, dünya düzenine adandım. kaldırdı annem beni, sokaklarda gezdirdi. ellerim kalçalarımda, beyaz bir çarşafın içinde sıkışmış. nakarat x2 , seviyorum bu düzeni.

6 Haziran 2016 Pazartesi

beyaz çiçeklerin olduğu bir alana geldik. yedi yapraklı güzel beyaz çiçekler. beni geri de bırakıp ilerlemeye başladı. kalçalarına kadar geliyordu otların boyları. elleriyle çiçeklere dokunması için biraz eğilmesi gerektiğini fark edince ellerini çiçeklere uzatmaktan vazgeçti. dikkatsiz adımlarla yürümeye devam etti. çiçekleri ezdiğini düşündüğüm için o an ona sinirliydim, hafif bir sinir, çok takıntılı değilim bu konuda. sahi ben o sırada neden ona sinirlendim ki? çiçekleri ezmek bu kadar da önemli bir şey değildi oysaki. arabaya dayanmış onu izliyordum. aklına gelmiş olacağım ki dönüp bana baktı. gelmemi bekliyordu. bu bakışmanın uzunluğu beni rahatsız etti, istemeyen bir tavırla onun ezdiği çiçeklerden oluşturduğu yolu izleyerek arkasına kadar gittim. bu yapmamın bile bir kurnazlığı vardı, neden bu yoldan geldin derse, bitkileri ezmek istemiyorum diyecektim ama asıl nedeni onun bana baktığı sırada rahatsız olmamdı, ona doğru giderken izi takip etmeye çalışacak ona bakmayacaktım. ve o bu ikilemi umursamıyormuş gibi görünecek kadar kurnaz bir adamdı. güzeldi. arkasındayken elimi omzuna koydum, bu onun önden gitmesini söylemekti. küçüklükten gelen bir şey var, "ellerinizi önünüzdekinin omzuna koyun!" insan psikolojisinde bazı şeyler o kadar yer edici ve şaşırtıcı oluyor ki. bir adım önümden ilerliyordu, elimi omzundan almış ve tutmuştu. nereye kadar ilerleyeceğimizi düşünmeye çalıştım, sonrasında elinin yumuşaklığından evine krem sürdüğü anı gözümün önüne getirdim. o an bir şeyler düşünmem gerekiyordu, beynimi serbest bırakmak yazmadığım zamanlar dışında acı verici oluyor. ben arabanın kapıları açık mıydı ki acaba diye düşünürken o bir anda durdu. elimi nazikçe bırakıp eğildi. mor bir çiçek koparıp ona bakmaya başladı. başka şeyler düşünmekten beyaz çiçeklerin aralarındaki mor çiçekleri fark etmemiştim. sapından tutup iki parmağıyla çiçeğiyle döndürüyordu. düşmüş göz kapaklarıyla öyle güzel izliyordu ki, ondan uzaklaşmak için etrafıma bakmaya başladım. istemsizce memnuyetsiz gözüküyordum, onu izlemek istemiyordum, ona kapılmak istemiyordum. ama ona karşı gelemiyordum. gözleri kapalı çimlere yattı, ağzına koydu çiçeği ve elini bana uzattı. onu izlediğimden emin bir şekilde. yanına yattım. ben gökyüzüne bakıyordum, o gözlerini kapatıp gökyüzüne karşı geliyordu. onunla bulutları bir şeylere benzetemezdim ya da kolunu başımın altına koymazdı. o böyle bir adam değildi. kendimi fazlalık gibi hissettiriyordu bazen bu durum, ki çoğu zaman hissettiğim bir şeydir bu. yalnız olsaydı daha mı rahat olurdu diye düşündürüyordu her seferinde. yanımda öylece duruyordu, ağzında mor bir çiçek. onu bu şekilde izlemek keyifli, ama her anın sonundaki o kendimi fazlaymış gibi hissetmelerim olmasaydı. ona mızmızlanmak gibi geleceğini bildiğim huzursuzluğumu belli etmek için biraz kımıldadım, öksürdüm. şuan düşününce cidden küçük bir çocuk gibi davrandığımı fark ediyorum. o ise yüz ifadesini bozmadan, elimi tutarak dizlerinin üzerine oturdu. karşına oturdum. gözlerini açmadan çeneme dokundu, sonra burnumdaki kemerli yere dokunurken gülümseyerek alnımı sevdi. gözlerini açtı. çiçeği eline aldı. bir eliyle gözlerimi kapatırken diğer eliyle çiçeği dudaklarıma yerleştirdi. çiçeğin sapında kalan çimenimsi o tatla, onun içtiği şarabın tadı, mor bir renkte birleşip dilime değdi. saniyeler içinde vücudumda dolaşan mavi ve kırmızı kanlar birleşip daha az kirli bir şekilde burnumdan çıkmaya başladı. mor ve vücudumun her hücresine değmiş olan kirli karışım. kan miktarı o kadar azalmıştı ki vücudumda, başım istemsizce geriye düştü. siyah gözlerimi görebiliyordum, gözlerimden ruh diye tanımladıkları enerji çıkmaya başlamıştı. yere düştüm. gözlerimden geçerken siyaha boyanmış benlik, görebildiğim tüm alanı kapladı. son kalan gücümü, dilimle çiçeği emmeye devam ederken kullanıyordum. dilimin ucuyla damağımda daireler çizerek eziyordum çiçeğin sapını ve özüyle şarap karışımını içiyordum bir çiçeğin koparılan yerinden. çizdiğim daireler her seferinde daha da kuvvetleniyordu. gördüğüm karanlığın içinde bir şey dilimle aynı tempoyu yakalamaya çalışıyordu. daireler oluşuyordu siyahlıkta, iç içe geçmiş bir sürü daire. tam göremiyorum. uzakta biraz. küçükken su ve annemden gizlice aldığım deterjanla yaptığım baloncuklar gibi. biraz daha içine girmem gerek. uzak dediğim anda uzakta ve içine girmek istediğim anda içindeyim. görmek istediğim yerden görüyorum. içinden bakınca dışarısı aynı gözüküyor. vücudumdaki son hareketlilik gövdemden geliyor, gövdemden başlayıp göğsümden geçip burnumdan son canlı hücrelerime dokunmuş karışımım çok kuvvetli bir şekilde fışkırıyor. refleks olarak çığlık atıp yere eğiliyorum. burnumdan çıkan kan karışımından içine girdiğim bu daireler sayesinde korunuyorum. gözümü açtığımda her yer mosmor. ruhum, ruhum koskoca bir galaksi, bir boşluk, hiçlik oldu. dokunulmazlığından bir şey kaybetmeyen ruhuma, aynası denilen gözlerim rengini verdi ve ben kendi gözlerimi, ruhumu göremez duruma düşürüldüm, sevdiğim şeyler tarafından belki de hayır diyemeyişlerden, belki de daha kendini bilmemezlikten. ben kendimin yıllardır hapishanesiyim. bedenimin bulunduğu her yer, yaşadığı her an, tokalaştığı her kişi. bu hapishanede görmek zorunda katlandığım kirlilikten ibaret. beni bu kire bulamayan tek şey annesinden gizli deterjan alıp balkonda baloncukların yolunu izleyen çocukluğum. bu kirliliğin içinde yıllardır oturup durmaktan başka yaptığım tek şey ummak. bir gün öyle bir ışık saçarım ki, tüm bu pislik dökülür üzerimden, siyahıma kavuşur, benliğimi görürüm.

2 Haziran 2016 Perşembe

Trabzon`da güneş o kadar büyük ki. Hayatımda gördüğüm –hatırladığım ve hatırlayacağım– en güzel gün doğumu. Yaşanan tüm aksiliklere rağmen sadece bu görüntü için bile gelirdim bunca yolu. Sana anlatmak istediklerim aslında buydu. Ben istediğim şeyler için çabalıyorum, sonuna kadar geliyorum. Bu yolculuk sırasında birilerine yardım etmeye çalışıyorum, birilerini bazı yerlerde bırakıyorum. Ama sonuna kadar gelmek için çırpınıyorum. Ve geç kalıyorum. Bu hep oluyor. Bazen cayıyorum, zaten olmayacak diyerek geri dönüyorum. Bu sefer, kafaya koyduğunu yapacaksın dedim kendime inat ettim. İlk defa kesin kararlar alma cesareti gösterdim, bu benim için o kadar önemli ki. Kendime ben bu kadar inanmıyorken, bir insanın inancının bu kadar kuvvetli olması... Bunu anlar mısın bilmiyorum, içimde tutamadığım şeyleri buraya yazıyorum, buraya yazıyor olmam da içimdeki duygulara değer verdiğimi gösterir, bir kağıt parçasına yazarak kaybolmasına izin verebilirdim. Birileri bilse de bilmese de ben buraya yazıyor, kendime değer veriyorum. Kendime değer verdiğimi bu sabah hissettim. Hep böyle parça parça kaldı cümlelerim ya, ama bunları söylerken sesimi duymanı isterdim. Saat beş buçukta şarkılar söyledim, ben bugün kırıklıklarını tazeledim. Aslında çok acı, ama o gün doğumunu görseydin sende severdin. Hiç bir şey elde edemesen de çabaladığın için kendinle gurur duyardın. O güneşi görmeni isterdim. Her neyse işte işler bazen yolunda gitmiyor, istediğim şeylere yetişemiyorum. Ama gün doğuyor. Düşünsene saat sabah beş buçukta trabzonda sigara içiyorsun. Gün hep doğuyor, ben pek göremiyorum. Ve bu arada 2016 yılında olmamıza rağmen hala ışınlanma bulunamadı.

29 Mayıs 2016 Pazar

iyilik, beklentiyle yapılan bir şeydir. ben gönlü güzel insanların mutlu olacağını bildiğim sürece iyilik yaparım.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

ben de malt severim. aklımda başka da bir şey yok. belki sonra yazarım.

26 Mayıs 2016 Perşembe

aklıma o kadar çok soru cümlesi geliyor ki, ben ojeli parmaklarımla başımı okşuyorum. cümlelerin sinirlerimden bir ışık halinde nasıl geçtiğini hissediyorum. bir bir yıldıza tutunup onu ipe geçirmek gibi, yaşasın yıldızlardan bir kolye yapıyorum! sana hiç duymadığım soruları soruyorum, birileri bunları düşünüyor mudur? belki kafa açtığımı düşünüyorsunuzdur, belki beni itici bulacaksınız ki sizinle tanıştığımızda benim için iticilik saçıyordunuz. yüksek sesli bir kahkahanız, çıkık elmacık kemikleriniz vardı. elmacık kemikleriniz, bir tek elmacık kemikleriniz güzel gözüküyordu. o sırada güzellikleri görebilecek bir görüşe sahip değildim. hem yüksek sesle konuşan insanların bağırır tavırlarından çekinir onlardan uzaklaşırım. bana acı veren şeylerden bahsettiğimde dünyaya ne kadar küçük bir pencereden baktığımı söyleyeceksiniz bana biliyorum. ama acılarımı anlamanızı umuyorum. eteğimde kuruyan alçıdan insan kafası yapacağız.bu insanların ilk önce ağızlarını keseceğiz sonra burunlarına nefes almaları için küçük delikler açacağız. ve tanrı kadar mükemmel bir sistem oluşturamayacağımız için göz yerine de sabit büyüklükte delikler açacağız. sonra kafataslarını kırıp içine dünyanın asıl pisliğini dolduracağız. ilk önce bir kaç kağıt parçası koyacağız o güzel çanağa. sonra et parçaları yeni kesilmiş bebek kordonuyla sarılmış et parçaları. daha sonra etleri ve kağıtları parçalayacak sıvıyı boşaltacağız. sıvının beyaz kısmı gözlerden akacak. insanların beyinlerini yıkadığı açlıkları gözlerinden akacak ve tüm insanlık bu beyazlığın özünü bilecek. birbirlerinin yüzlerine bakıp tiksinecekler.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

telefonu bir an önce kapatmak için söylenen bir "iyi geceler.". dün böyle bir telefon görüşmesini bitirdim, inan acıtıcıydı. istediği cevapları alamayan bir adamın benimle konuşmasının bir anlamı olmadığını rüzgardan daha çok hissettim o sırada. sadece iki kelimeden bahsediyoruz, ama söylenişi söylerken yüzündeki ifadesi veya oturuşu, bunların hepsi söylediği sözlerin çok ötesinde ve daha anlam barındıran şeyler. bizim bu yazdıklarımız da öyle. neden insanlar bu yazılarda kendilerinden bir parça buluyor, içlerinde kendi yüz ifadeleri var. hayatlarına daha önce değişik hislerle girmiş kelimeler var. benim yazdıklarımda neden kendinden bir şeyler gördüğünü düşünüyorsun? bu kadar basit aslında, sen okuduğun için. bana, benim yazdıklarımdan dolayı bir hayranlık veya hayranlık demeyelim de merak duyuyorsun. ama bu ilgi merak ya da hayranlık benimle tanıştığın an son bulacak. çünkü benim cümlelerimi benim duygularımla hissedeceksin. bu duygular sana oldukça uzak gelecek. bu yüzden beni tanımanın o kadar güzel bir şey olmadığını söylüyorum. benim hislerim sanırım biraz uzak. beni görene kadar bana hayranlık duyup istediği cevapları alamayınca benden uzaklaşan insanlara bir yenisini eklememek için çaba gösterir hale geldim. kafalarında kendilerince bir ben yaratıyorlar hatta geçenlerde biri "ben bir şey kullandığını düşünmüştüm bu yazılar sağlam bir kafadan çıkamaz." demişti. okuduğu şeylerden bir ben yaratmış ve hayranlık duyduğu o kişiyi bekliyor. ben yüzlerce insan oldum bu yüzden beyinlerinde. oysa ben benim. insanların kötülüklerini hissettirmeye çalıştığı düzende masum kalmaya çalışıyor ve hislerimin bir tek varlığımı hissettireceğini düşünüyorum. belki bu yüzden aşırı dozda yaşıyorum, ama yaşıyorum. birine hayranlık duyunca onunla saatlerce sohbet edip ayak bastığımız yerden fidanların çıkacağını göreceğimiz anlarım olsun istiyorum. balık tutarken, sigara içip arada bir küfredelim istiyorum. onunla şarap içip sevişmekten daha benim evrenimden şeyler bunlar. benim evrenimden görmeye cesaret edemeyip, ona sahip olmanın aslında ne kadar kolay olduğunu göstermeye çalışıyorlar. benim oyun evim gibi düşün, içinde istediğim oyunu oynuyorum ve mutluyum. küçük bir çocuk gibi en doğal halini yaşıyorum. neyi ya da kimi beklediğim konusuna gelirsek, her gün saatlerce denizi izleyen mutsuz biri var. gözlerindeki açıklıklar, onu mutlu edeceğine inandığı şeyin aslında ne kadar yavan olduğuyla yüzleşmeyi erteleyen. bu düzen diye defalarca dile getirdiğim şeye ayak uydurmuş ve bu evrimden nefret eder hale gelmiş. çocuksu aslında, görsen sen de derdin dünyada yapılabilecek en güzel iyilik bu adama mutluluğu geri vermek olurdu diye. bir gün onun hasta bakıcısı olacağım. mutsuzluğunu iyileştiremeyeceğim bir insanın yanında duran yaşlanmış küçük kız çocuğu. tabi o zaman bunlarda kalmayacak, bu kadar yazmayacağım o kıymet bilmez beni yanında tutarken. belki kendi uydurduğum bir dilde hastam öldükten sonra odasının duvarlarına cereyanda kalan yerlerimin ağrısını yazarım. o da belki. o zamana kadar herkesin tanrısallığını sorgulayacağı bir hayal kırıklığı olarak besleneceğim.

20 Mayıs 2016 Cuma

öyle bir düzen var ki, ayak uydurmak zorundasın. bu düzende dikkatimi en çok çeken seçimler ve getirdikleri. bir insanla rast gele tanışıyorsun, bankta, okulda, yurt odasında, arkadaş yanında. ama birileriyle tanışıyor sohbet ediyorsun. onun sevdiğin veya sevmediğin özellikleri oluyor. bu özellikleri biriktiriyorsun. sevdiklerin uygulama kısmına, sevmediklerin uzaklaşma bölümüne aktarılıyor. sonra bir gün o insandan nefret eder duruma geliyorsun ki şöyle bir şey vardır, bir gün herkesten nefret edersin. ve de en sevdiğim insan henüz tanışmamış olduğum insandır. gün geliyor nefret ettiğin insanın nefret ettiğin özelliklerini kendinde görmeye başlıyorsun. "aa onun gibi davrandım." bu cümleyi senin kafanda kurguladığın şekilde söylemiyorsun tabi benim yazdığım tonda söylemen gerekir. nefret ettiğin bir insana dönüşmek veya kendinden nefret etmeye başlamak bir sorunun başlangıcı mı? peki lafı dolandırmayı keseceğim, eski ellerim olaydı lafı dolandırmayı iyi bilir ve istediğini dile getirmeyi becerirdi. acı çekmek, gerçekten elimizde olan bir şey mi? haddimden fazla acı çektiğime inanırdım, ki o anlar da yaşadığım hislerin gerçekliği şuan ki hislerimin gerçekliğine göre oldukça yüksek. acı çekmek beni bana hissettiren bir şeydi. ben belki de bu yüzden acılarımı benimsemiş ve onlarla olmayı sevmiştim. ama acının özü, çıkış noktası benim elimle tıkayamayacağım büyüklükteydi. ben de itiraf etmeliyim ki çıkış noktasından beri acımı elimde taşıyıp yağmur damlalarını elinde toplayan çocuk gibi bir göl oluşturmuştum. bu birazcık acınası biraz da hayalperest bir şeydi. uç bir histi ve sanki vücudundaki kanser hücresini beslemek büyütmek ele geçirmesine izin vermekti. belki de şuan umursamıyorum diye böyle geliyordur kulağa, havada kalıyordur, kabul etmeyi zaten kabul etmişimdir. evet. ben kabul ettim sanırım. acımı uyuşturarak acımı benim büyüttüğümü kabul edip onu bıraktım. ve ondan beslenen hücrelerimi açlığa ittim. soruya dönüş, acı çekmek gerçekten elimizde olan bir şey mi? evet veya hayır cevaplarımın ikisini de savunacak cümlelerim var. peki ne için acı çekeriz? başka insanların yaptığı hatalar. zaten ilk önce diğer insanlara atıyoruz suçu. onun yüzünden acı çekiyoruz. başkalarının yaptığı hatalar yüzünden çektiğimiz acılarda bizim tek suçumuz var, ilk onları suçlamak. o zaman izim kendi yaptığımız hatalar var sırada. güzel tatlı hatalarımız. ben bir kaç hataya göz yumdum mesela, göz yumarak bile kendime benim dışımda bir karakter verdim ve kendime karşı hatalar yapmış oldum. ne kadar çok hata kelimesini kullandım. sanırım artık bunlar beni gerçekten ilgilendirmiyor. yaşasın çok güzel uyuşuyorum! benim hata yaşım gelmemişken benim canımı yakan insanlar için üzülürdüm sonrasında iki ihtimal var ya kendime üzülmeyi benimsediğim için kendime acı verdim ya da gerçekten yetişkinliğe geçerken insanın bazı acıları tatması gerekiyor bunun için de bazı ufak hataları yapması gerekiyordu. bu yazımda ne kadar da ciddi bir tavrım var, içtenliğimi kaybedip antidepresanın o meşhur gülücüklerini saçıyorum. üçüncü güzide soruma geleceğim; acı çekmemize kimin yaptığı önemli olmayan hatalar neden oluyorsa, benim dediğim hataları gerçekten de ben mi yapmış oluyorum? bir insanla tanışıp zamanla onun kötü özelliklerini kendimde görmeye başlıyorsam aslında kendime yeni bir özellik eklemiş oluyorum hemde o insana ait. ve o insan dediğim başka bir insanın yaptığı saçmalıkları ben kendim yaptım varsayıyorum. yani dostlarım öyle bir düzen var ki, ne düşündükçe içinden çıkabiliyorum ne de ayak uydurabiliyorum. ilaçlarla uyuyor, ben baya uzaklaşıyorum.